Ana Sayfa Yazar Köşesi Dr. Alper Hasanoğlu’ndan “Evrenin ve Tanrıların Yaratılışı” – İnsan Hayatı Mitolojik bir Öyküdür

Dr. Alper Hasanoğlu’ndan “Evrenin ve Tanrıların Yaratılışı” – İnsan Hayatı Mitolojik bir Öyküdür

Ekleyen okumakiyigelir

Psikiyatr ve psikoterapist Dr. Alper Hasanoğlu’nun sizler için kaleme aldığı “İnsan Hayatı Mitolojik bir Öyküdür.” yazı dizisinin ikinci bölümüyle karşınızdayız: “Evrenin ve Tanrıların Yaratılışı” Mitoloji edebiyat dünyasında cazibesini her dönem canlı tutan bir konu başlığı. Peki farklı coğrafyalarda, farklı kültürel özelliklerle karşımıza çıkan mitoloji hakkında, neyi ne kadar biliyoruz? Belki de her şeye evrenin ve tanrıların yaratılışı ile başlamalı…

Evrenin ve Tanrıların Yaratılışı

Başlangıçta khaos vardı. Khaos birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan ve birbirini olumlu ya da olumsuz şekilde etkilemeyen elementlerin bir arada olmasıydı sadece. KeliBaşlangıçta Khaos (Kaos) vardı. Kaos birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan ve birbirini olumlu ya da olumsuz şekilde etkilemeyen elementlerin bir arada olmasıydı sadece. Kelime olarak karmaşa anlamına gelmiyordu. Bir düzensizlikten daha ziyade bir düzenin olmaması anlamında büyük bir boşluktu kaos ve bu boşluğun içinde gayesizce yüzen ya da öylece duran inorganik maddeler topluluğuydu. Bu kaosun nerede başladığını ve nerede bittiğini bilebilen hiç kimse yoktu, zaten bir canlı da yoktu henüz, dolayısıyla insan da. İnsanın ortaya çıkışı kaostan doğan tanrıların can sıkıntısı nedeniyledir. Tanrıların bile bilmediği bir şey vardı ama. Bu da ölümlü yaratıkların daha sonra ciddi bir baş belası olacağı tanrılara.  

Mitoloji anlamak için vardır. Anlama yetimizin sınırlarını aşanı anladığımız hissine sahip olabilmek için. İnsan aklının en zayıf noktasıdır bu ihtiyaç. Ne yapacağını bilmek ister insan öncelikle; madem yaşıyordur, bir şey yapması gerekmektedir. Sonra bunu nasıl yapacağını bilmek ister, bu bilginin ardından hızla gelen soru şudur: Nerede yapacaktır yapacağı bu şeyi? Peki ya ne zaman yapacaktır ve ne kadar yapacaktır? En son soru en zorudur ve anlamla ilgilidir: Neden?

Bu anlamda mitoloji dindir, bilimdir, psikoterapidir, ahlaktır, yol gösteren gelenek görenektir; insanın “üstben”idir kısacası. Mitolojiyi bilmek insanı bilmektir. Mitolojiyi bilmeyen bir psikoterapist karşısındaki insanı anlayamaz, onu sadece semptomlar yumağı olarak görür.  

Şimdi de konuya tersten yaklaşalım. İnsanı anladığını iddia edip onu anlatmaya cesaret etmek için bazı özelliklere sahip olmak gerekir. Bu özelliklerden en dayanılmaz olanı, kişinin bunu yapabilecek yeti, beceri ve bilgiye sahip olduğu zannına kapılması. “Ama” diyorum yine de kendime ve size, “bu zor işe kalkışmak için azda olsa gerçekçi nedenlerim var.” 20 küsur yıldır insanlar bana kendilerini anlatmak için geliyorlar ve ben onlarla ”insan”ı konuşuyorum. Ayrıca ben de psikoterapi yapmanın ve yapıyor olmanın yanında yıllarca –eğitim amacıyla da olsa – terapiye gittim ve kendim ve öteki üzerine düşündüm, duygularıma baktım, davranışlarımın kökenini, nedenini anlamaya çalıştım ve bana iyi gelmediğini düşündüğüm davranışlarımı değiştirebilmek için uğraşıp duruyorum kendimce… hâlâ… Yani bütün hayatım insanı anlamaya çalışmakla geçiyor. Bu nedenle bu “ukalalığı” hak da görüyorum kendime. İnsan bilimi anlamında antropoloji, çok fazla ilgimi çekiyor son yıllarda ve psikiyatriyi bir anlamda böyle görüyorum ve antropolojik psikiyatri gibi oksimoron bir terim kullanıp duruyorum. Sanki antropolojik olmayan bir psikiyatri mümkünmüş gibi. Ama işte tıbbın içinde kendine sağlam bir yer edinmeye çalışan ve uzun süre itilip kakılan psikiyatri o kadar çok bilimsel ve tıbbi olmaya çalıştı ki son birkaç on yılda, kendisinin varoluş nedeninin insan olduğunu unuttu. Unutan psikiyatrinin kendisi değildi elbette, psikiyatriyi kendi narsistik varoluşları için suiistimal eden “psikiyatri çok bilenleri”yle, tek amaçları doğal olarak daha çok para kazanmak isteyen ilaç firmalarıydı.

İnsan nedir sorusuna yanıt verebilmenin mümkün olup olmamasının yanında ve dışında benim için önemli olan soru şu aslında:

“Neden böyle bir soru soralım ve buna yanıt arayalım ki?”

Doğanın içinde var olan ve var olmaya devam edebilmek için içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde didinip duran basit ve güçsüz canlılarız aslında. Bu kadar değil miyiz ve hayat didinip durduğumuz bu yer değil mi? Aklımız olduğu ve o trajik bilgiye –ölümlü olduğumuz trajik bilgisine – sahip olduğumuz için de kendimizi diğer canlılardan üstün görüyoruz ve doğaya, diğer canlılara her istediğimizi yapma hakkını buluyoruz kendimizde. Bunun bizi daha kötü canlılar yapmadığını da düşünüyorum öte yandan. Yalnızca acıktığı zaman geyik sürüsünün en zayıf ve/ ya da yaşlı hayvanını yakalayıp öldüren ve yiyen aslan neden tavukları daha yumuşak olsun diye kafese kapatıp hareket etmesini engelleyen insandan daha haklı olsun ya da insan daha acımasız olan olsun? Önünde sonunda bile isteye bir başka canlıyı yiyoruz işte. O zaman aslanlar da ot yesin yalnızca, demek saçma değil mi? Eğer onlar da becerebilselerdi eminim ki yemek istedikleri geyikleri tuzağa düşürebilmek için saatlerce uğraşmak yerine bir yere kapatıp acıktıklarında ya da canları istediğinde o kapattıkları yerden bir tanesini alıp yerlerdi. Ama bunu insan yapabiliyor –ve gerçekten de acımasızca yapıyor– diye neden suçluyoruz onu? Eminim bu satırlar birçok hayvan severi, vejetaryeni, veganı bana düşman edecek ama emin olun ben de bir hayvan severim. Bir köpeğim ve iki kedim var. Çok fazla sevmediğim için et çok yemiyorum ama canım çektiğinde de kuzu pirzolası yemekten kendimi mahrum etmiyorum doğrusu. Ve bunun doğru veya yanlış olduğunu düşünmüyorum.

Kendini sorgulamak, hayatın anlamı nedir diye sormak insanın aklına her zaman ya da çoğunlukla herhangi bir sorunla karşılaştığında, kendini köşeye sıkışmış hissettiğinde gelir. Yoksa keyfi yerinde olduğunda kimse bu saçma soruyu sormaz kendine. Hayatın anlamının ne olduğunu sormak kadar boş ve gereksiz bir soru yoktur çünkü. Çehov’un verdiği cevap hayatın anlamı nedir sorusuna verilebilecek tek yanıttır:

“Bir havucun anlamı ne? Havucun anlamı neyse hayatın da anlamı odur.”

Yani hayatın hayattan başka bir şey olmaması. Doğduk, neden doğduğumuz bile bilmeden ve bize sormadılar üstelik doğmak isteyip istemediğimizi. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, kültür, cinsiyetimiz, biyolojik ihtiyaçlarımız doğrultusunda belli bir zaman dilimi boyunca bu topraklar üzerinde onu ya da bunu yaparak var oluyoruz ve sonra nedenini belki bildiğimiz ama niçinini bilmediğimiz bir şekilde ölüp gidiyoruz. Neden ve niçin sorularından daha ziyade ”nasıl” sorusu bir anlam ifade ediyor olabilir mi öyleyse? Neden yaşıyoruz, niçin doğduk ve ölüyoruz yerine, var olduğumuz müddetçe nasıl bir hayat yaşamayı seçiyoruz? Doğduğumuz zamanı, yeri, anne babamızı, dünyanın o sırada içinde bulunduğu durumu belirleyemediğimize göre, o koşullar altında,

“Nasıl yaşayacağız?”

sorusuna bir yanıt aramak daha manalı geliyor bana doğrusu. Biraz daha yukarıdan, kuşbakışı bakarsak dünyaya ve hayata, nasıl yaşayacağımız sorusuna vereceğimiz yanıtın tamamen bizim seçimimiz olamayacağını da görüveririz elbette. Ama her zaman son noktada minik de olsa bir seçme hakkımız olabiliyor ve biz o seçimle varoluşumuzu tanımlamış oluyoruz. Martin Heidegger gibi, hangi felsefi gerekçeyle olursa olsun, Nazilere yanaşıp Freiburg Üniversitesi’nin rektörü olmayı ve en sevdiğimiz, en takdir ettiğimiz bir başka filozof dostumuzdan, o Naziler tarafından istenmediği için uzak durmayı da seçebiliriz, karısı Yahudi olduğu için işinden olan ve hatta hayatı da tehlikeye girdiği halde karısını terk etmeyip onunla kalan Karl Jaspers gibi olmayı da seçebiliriz. İşte oluş halini bir varoluşa dönüştüren şey bu seçimdir. Her türlü koşul altında bir nokta gelir ki seçmek durumunda kalırız. Ve biz seçtiğimiziz, tarihe geçecek kayıt bu seçimimiz olacak, geleceğimizi de bu seçimin belirleyecek olması gibi. Ya da Sophie’nin seçememesi gibi seç(e)memeyi de seçebiliriz[1].

Yoksa emin olun çok iyi bir kiralık katil ya da suiistimal edilmeye açık naif bir hemşire olmak arasında hiçbir fark yoktur “değer” açısından. Ne birisi daha değerlidir ne de diğeri daha değersiz. Her ikisi de yalnızca kişilerin yaptıkları seçimlerdir. Bilinçdışı çok rol oynasa da bu seçimlerde yine de bir noktada neyi seçeceğimize karar verme özgürlüğüne sahibiz. Son saniyede, son dakikalarda fikrimizi değiştirme, şırınganın içine zehir ya da yatakta yatan bedene iyi gelecek bir ilacı çekme özgürlüğüne sahibiz. Bu da az şey değildir, emin olun.

Nietzsche’nin “köle / efendi ahlâkı” derken anlatmak istediği şeydir bu. Daha iyi bir araba sahibi olmak için onaylamadığımız bir şey yapan bir insanla çalışmaya devam mı ediyoruz, yoksa otobüsle işe gitmeye evet diyerek kendi seçimlerimiz doğrultusunda mı davranıyoruz? Gideceği yere ulaşmak için karda kışta otobüs saatini bekleyen mi köledir, Yunan adalarında bir teknede güneşlenip yanındaki içi boş bedene şehvetle bakarak hayat mastürbasyonu yapan bir sahtekâr avukat mı? Hayatının efendisi olan, Beşiktaş’taki küçücük dairesinde binlerce kitabıyla yaşayan Behçet Necatigil midir, yoksa yazdıklarının bir zırva olduğunu bildiği halde yazmaya devam edip Acarkent’ten yüzme havuzlu villa almaya çalışan o yazar bozuntuları mı?

Ben bunu konuşmaktan çoktan vaz geçtim terapi seanslarında. Bunun ne anlama geldiğini bilerek. İnsanlar ne istiyorlarsa ben onu almaları konusunda onlara yardım etmeye çalışıyorum. Kısacası bu anlamda motivasyonumu yitirdim. Duruşumu yazılarımda, şimdilik, koruyabiliyorum, bakalım ne kadar sürecek bu direncim. Martin Buber’in “Ich werde am Du[2],” şiarının doğruluğunu iliklerimde hissediyorum ve seslenebildiğim bir ötekinin yokluğu canımı yakıyor.

Şiir bunun neresinde? Nietzsche’nin dediği gibi hayatı kurtaracak olan sanattır. Ben genelde edebiyat özelde de şiirdir diyorum. Sanatı onun yanında daha aşağıda bir yere koymadan elbette. Sanat, edebiyat, müzik… kısacası kültür. “Ama nasıl bir kültür?” sorusu çıkıveriyor karşımıza. Bu kültürü yaratacak olanlar, Nietzsche’nin ‘üstinsan’[3] olarak tanımladığı içindeki solucanımsı insanı yok edip yeni bir dinamik ahlâk kurabilenler olacak. Peki bu ahlâkın nasıl olması gerektiğine kim karar verecek? Bunun sonu faşizme varmaz mı? Başkası için de neyin iyi olduğunu bildiğimizi iddia edip herkesin öyle olması gerektiğinde diretirsek çok güzel başlamış bir Marksist devrimin Stalinist bir diktatörlüğe dönüşmesini nasıl engelleyebiliriz? Benim yanıtım henüz altını tam anlamıyla dolduramadığım, yeni bir ‘-izm’ olmayan, “özgür ruhlar”ın[4] okuyarak, yazarak, besteleyerek, bir masa yapıp üstünü zımparalayarak, bir zeytin ağacını budayıp ertesi seneye hazırlayarak, sevişerek, severek, yardımlaşarak, yani hayatı üreterek, dayanışarak ve paylaşarak yaşamayı seçenlerin yaratabilecekleri yeni bir düşünme ve yaşama biçimi.

Nietzscheci Freudomarksizm

Nietzscheci Freudomarksizm diyorum ben buna. Ama tam ne olduğunu da bilmiyorum henüz. Kafamda düşünsel olarak netleşmedi. Orhan Veli’nin dediği gibi, “duyuyorum ama anlatamıyorum.” Seziyorum bunu ve ileride yazabileceğim de akılla…

O nedenle burada bunu sistematik bir şekilde daha fazla tartışmadan noktalı virgül koymak istiyorum. Ama bu sezgiden itibaren bütün yazacaklarımda bunun izleri ve düşünce parçaları olacak elbette. Üstinsan olabilmenin yolunun insanı yani kendimizi antropolojik olarak tanımaktan geçtiğini seziyorum. İnsanın mitlerle yolculuğunun ve kendi etiğini, hayat görüşünü yaratmanın, kendi mitolojik öyküsünü inşa etmek olduğunu düşünüyorum çünkü. Öyleyse bir süre mitolojinin içinde kalacağız demektir.

O zaman en başından, evrenin yaratılışından başlayalım derim. Tanrılarla, ardından erkek ve kadınla devam edip yavaş yavaş bugüne gelelim. Evrenin yaratılış hikayelerinden en çok bilineni Hesiodos’un anlattığı efsanedir. Hesiodos en önemli iki Antik Yunan şairinden biridir. Daha çok tanınan diğer şair Homeros’tur[5]. Homeros İlyada ve Odyssea adındaki efsanelerin yazarı kabul edilir. Hesiodos’tan da günümüze kalmış olan iki eser vardır. Bunlardan ve bizim için önemli olanı Theogonia, diğeriyse İşler ve Günlerdir. Hesiodos MÖ VIII. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Theogonia’da sert ve canlı bir üslupla, tanrıların evrimini ve Zeus’un nihai zaferiyle kutsal ve evrensel Olimpos düzeninin nasıl kurulduğunu anlatır. Bu kuruluş mitinin en etkileyici yönü, tanrısal güçlerin kendi aralarında yaptıkları şiddetli ve kaotik mücadelenin ayrıntılı bir şekilde anlatılmasıdır. Çocuk öldürme, ensest, yıkım, hadım etme, ihanet dolu bir mitolojik hikayedir bu. Şunu akıldan çıkarmamak gerekir. Bizim için bugün inanılmaz, hayali ve uydurma olan bu mitolojik hikayeler bunların anlatıldığı, ezberlendiği, gençlerin eğitiminde kullanıldığı dönemlerde gerçek olarak kabul ediliyordu ve uydurma öyküler olarak dinlenmiyor ve anlatılmıyorlardı. Yunanlar için gençlerin eğitiminde temel referansları oluşturuyorlardı bu bu mitolojik hikayeler. Eserin ana konusu bütün tanrıların ve insanların Tanrısı Zeus’un üstün otoritesini nasıl kurduğu, bu süreç içerisinde yaşanan ağır ve ihtilaflı olaylar sonrasında dünyanın dengeye kavuşmasıdır.

Theogonia. Hesiodos’un eseri olan bu eser Yunanlıların dinî kitabı olmuştu neredeyse. Azra Erhat’a göre bu en eski ve en önemli theogonia Doğulu kaynaklara dayanmaktadır ve Fenikeliler yoluyla Sümer ve Babil inanç ve efsanelerini yansıtmaktadır bir bakıma. Ne olursa olsun bu yaratılış efsanesi o kadar benimsenmiştir ki daha sonra kimi tanrıların isimleri değişse de Roma mitolojisini de belirleyen Yunan mitolojisi olmuştur.

“Her şeyden önce Khaos vardı,” der Hesiodos. Khaosun ne olduğunu tam olarak tanımlamaz ama. Khaos’tan Gaia, yani toprak doğmuştur. Bu arada Eros da yani sevgi de doğar khaostan. Sevginin dışında hayat anlamına da gelir Eros. Parthenogenesis yoluyla Khaos’tan Erebos ve Nyks de doğarlar sonra. Gaia yalnızlığını alsın diye Uranos’u yarattı. Gökyüzünü. Gökyüzü ve yeryüzü birdi önceleri, birbirlerinden ayrı değillerdi. Toprağın doğurduğu gökyüzünün cinsel arzusunun ucu bucağı yoktu. Her fırsatta kapanıyordu Gaia’nın üstüne. 

“Toprak bir varlık yarattı kendine eşit:

Dört bir yanını saran Uranos, yıldızlı Gök’ü,

Mutlu tanrıların sürekli, sağlam yurdunu.”

Gaia daha sonra yine kendi kendine yüksek dağları ve denizi yarattı. Ardından Uranos’la birleşmesinden üç kuşak dev ortaya çıktı: Titanlar, Kykloplar ve Hekatonkheirler. Birinci kuşak Gaia ve Uranüs ise tanrıların seceresinde, Titanlar tanrıların ikinci kuşağı sayılır. Theogonia’da, daha sonra hep tekrarlanacak şey ikinci kuşağın doğumuyla başladı. Birinci kuşak tanrılardan Uranüs ikinci kuşağın gelişmesini engellemeye çalıştı, çünkü onların güçlenip iktidarı ellerinden almasından korktu. Kosmos’un tek hâkimi olmak ve öyle de kalmak istiyordu Uranüs. Kendi kötü düşüncelerinin çocuklarında da olduğunu var sayıyor ve korkuyordu onlardan. Bu yüzden de Uranüs doğan çocuklarını tek tek yok etmeye çalıştı. Bunu çocukların doğmasını engelleyip Gaia’nın içinde kalmasını sağlayarak yaptı. Bu durum Gaia’nın karnının şişmesine ve çok acı çekmesine neden oldu. Uranüs’ün gözünden kaçıp doğabilen çocuklarına Uranüs’ü yok etmek gerektiğini ama bunun için onların yardımına ihtiyacı olduğunu söyledi Gaia. Hiç kimse yardım etmeye cesaret edemedi, korktu Uranüs’ün gazabından. Yalnızca Kronos çıktı ortaya ve Gaia’ya, “Tamam” dedi. O da hırslıydı en az babası Uranüs kadar. Gaia ona çelikten yaptığı keskin bir tırpan verdi ve Uranüs sevişmek için üzerine abandığında onun testislerini ve cinsel organını kesip atmasını istedi Kronos’tan. Gece olup da Uranüs arzudan yanıp tutuşarak Gaia’yı sarmaya geldiğinde Kronos saklandığı yerden çıktı ve babasının hayalarını tırpanla kesti. Hayalardan sıçrayan kanlar Gaia’nın üzerine saçıldı, menilerin bir kısmı Kıbrıs Adası’nın kıyılarına düştü ve oradaki dalgaların köpüklerini oluşturdu. Bu köpüklerden de güzellik Tanrıçası Afrodit ve Erinys doğdu. Kronos egemenliği ele geçirmişti ve ikinci kuşak tanrılar iktidardaydı artık. Erkek Titanlarla dişi Titanlar da birleşerek birçok başka Titan doğurdular ve hepsinin ayrı görevleri oldu Kosmos’ta.

Benzer bir dramı ikinci kuşak da yaşayacaktı ama. Kronos Rhea’yla evlendi ve ondan üçüncü kuşak tanrı ve tanrıçalar doğmaya başladı. Demeter, Hera, Hades ve Poseidon.

“Ama koca Kronos yiyordu ilk çocuklarını

analarının kutsal karnından çıkıp da

dizleri üstünde oturdukça her biri.

Korkuyordu Uranos’un mağrur torunlarından biri

ölümsüzler arasında kral olacak diye.”

Kronos kendi babasını alt edip iktidarı ele geçirdiği için aynı kaderi yaşamaktan çok korkuyordu. Bu nedenle de kendi çocuklarının iktidarı ele geçirme olasılıklarının olmasını engellemeye karar verdi. Uranüs’ün çocukların doğmasını engellemesinin hiçbir işe yaramadığını bildiği için başka bir önlem düşündü ve doğan çocuklarını yutmaya başladı. 

Bu arada Uranüs’le Gaia Girit’e yerleşmişlerdi yaşamak için. Bir anlamda emeklilik zamanlarını yaşamak için. Her ikisi de Kronos’a aynı şeyin onun başına da geleceğini söylemişlerdi. Bu da çok korkutuyordu Kronos’u. Yine de Rhea Gaia ve Uranos’tan yardım istediğinde geri çevirmediler onun bu isteğini. Yeniden hamileydi Rhea, Zeus’u doğuracaktı bu kez. Rhea’nın Zeus’u doğurmak için Girit’e gelmesini istediler ve Zeus’u doğar doğmaz sakladılar. Rhea Kronos’a Zeus diye bezlere sarılmış bir taş verdi ve Kronos da yutuverdi onu Zeus niyetine. Gönlü rahattı. Bir tehlike daha atlatılmıştı.

Zeus büyüyünce egemenliği ele geçirmek için işe koyuldu. İlk iş olarak Uranüs’ün yeraltına hapsettiği yüz kollu devleri ve Kyklop’ları çıkardı yeraltının en karanlık yeri Tartaros’tan. Tepegözlerden gök gürlemesini, şimşek ve yıldırımı aldı, gücüne güç kattı. Yüz Kolluların da yardımıyla korkunç bir savaşa başladı. Bir defada 300 taş atabiliyordu Yüz Kollular.  Titanomakhia denilen bu savaş babasının kardeşleri Titanlara karşıydı. Ama Titanlardan herkes Zeus’a cephe almadı. Örneğin Prometheus akıllı davranarak Zeus’un yanında yer aldı. Olacağı önceden görebilen öngörülü bir titandı Prometheus. Aldığı desteklerle bu zorlu savaşı kazanan Zeus oldu ve üçüncü kuşak Olimpos tanrılarının saltanatını kurdu. Bu arada Kronos’un karnını deşti Zeus. Önce Zeus diye yuttuğu taş çıktı içinden Kronos’un. Daha sonra diğer kardeşleri Demeter, Hades, Hera ve Poseidon çıktılar sırayla. Kurtulan bütün kardeşler Zeus’a minnettarlardı ve Kronos’u yenecek kadar güçlü olan Zeus’a hepsi saygı ve korkuyla itaat ettiler. Zeus daha sonra kardeşi Tanrıça Hera’yla evlendi ama o kadar çok cinsel gücü ve isteği vardı ki durmaksızın hem ölümlülerle hem de diğer Tanrıçalarla aldatıp durdu onu. Hera da ana Tanrıça olarak kıskançlıkla çok şeyler yaptı ama konumuz şimdilik bu değil.

“Mutlu tanrılar bitirince bu işlerini,

şereflerini zorla kurtarınca Titanlardan,

uydular Toprak Ana’nın öğütlerine,

engin bakışlı Zeus’a başvurdular,

ölümsüzlerin başına geçmesini,

Olimpos’un kralı olmasını istediler ondan

ve Zeus geçip başına tanrıların

yetki paylarını dağıttı her birine.” 

Uzun bir süre mutluluk içinde yaşadılar Olimpos Dağının zirvelerinde. Ama Prometheus ve Zeus arasında doğrudan ortaya çıkmayan gizli bir akıl savaşı vardı ve bunun da belli sonuçları olacaktı elbette. İnsanın kaderini de bu kıskançlık ve çekişme belirleyecekti.

Biz önce sırayla tanrıları ve onların özelliklerini tanıyalım. Bu da bir sonraki yazının konusu…


[1] Filme çekilen bu eserde anne iki çocuğu arasında seçim yapamadığı için iki çocuğunun da ölümüne neden olur.

[2] Ben sende oluyorum olarak Türkçeye çevrilebilecek bu cümlenin gerçekte ne dediği üzerinde biraz durmakta fayda var.

[3] Nietzsche’nin özellikle ‘Nihayet Konuştu Zedüşt’ adlu eserinde işlediği ‘Übermensch’ kavramı.

[4] 19. yüzyılda Protestan Ahlâkın tuzağına düşmeyen insanları tanımlamak için Nietzsche’nin kullandığı bir terim. ‘Übermensch’ ancak özgür ruhlar içinden çıkabilir Nietzsche’nin görüşüne göre.

[5] Homeros’un tek bir şair olmadığı söylenir birçok kaynakta. Ama bunun ne önemi var ki? Önemli olan Homeros diye birinin varolup olmadığından ziyade İlyada ve Odysseus adlı eserlerin varlığıdır.

Benzer İçerikler

Yorum Yaz